Sunday, November 24, 2013

"sen sevdin diye elma da seni sevecek değil" biliyoruz, ama yine de insanın canı sıkılıyor beee


Barda gördüm onu. Çalan yabancı pop şarkıya rağmen, az sonra arkadaşlarıyla halay çekeceklermiş gibi sıraya dizilip yuvarlak oluşturmuşkardı. Bu hallerine bakınıp kendi kendime gülerken onu izlemeye başladım. elleri cebinde, etrafa "biri beni sevsin" diyormuşcasına etrafa bakınıyordu. Sonra yanındaki arkadaşlarının konuşmalarına daldı ve tabii ben de ona daldım.

Elleri  hep cebindeydi. Sanki çaresizliğini, yalnızlığını kabul etmiş ve kimsesizliğe teslim olmuş gibiydi. Yarım saat boyunca o yüksek müziğe rağmen sohbet ettiler. bende hiç kıpırdaman onu izledim. Üstüne sinmiş mecburi bir sakinlik vardı. Sanki sakin olmaktan başka yapacak hiçbir şeyi yokmuş gibi duruyordu. Arada sırada diğer arkadaşlarının konuşmalarına dahil oluyordu. Ağzını açıp kapamasından en fazla "evet, hayır, aynen öyle" dediği anlaşılıyordu. Bazen de başını sallıyordu. Yani konuşmalara dahil olmuyor da bende burdayım ve sizi dinlemek zorundayım havalarındaydı. Bazen gülüyordu da, ama gülüşleri zorunlu bir mütevazilik ve aptalca bir mecburiyet barındırdığından soğuk bir sırıtış gibi yer alıyordu yüzünde. Sanki orda olmak istemiyordu ama yapacak daha iyi bir şeylerde olmadığı için burdaydı.

Aynı zamanda bu gülümsemeleri karşısındakine ayıp olmasın diye yüzüne yerleşmiş olduğundan dolayı, çok fazla acınılası duruyordu. Durup yalancı mütevaizliğine bakındım, sessizliğine ve aslında burdan siktir olma hallerinin bedenine yansıyan hareketlerine daldım. Biraz daha izledikten sonra "belki de onun dikkatini çekmeliyim" diye düşünürken buldum kendimi. Yanlarına doğru bir kaç adım attım ve sanki ona bakmıyormuşcasına müziğin ritmine göre ellerim cebimde hafif hafif salınmaya çalıştım. Ama tam bu sırada onun diğer yanındaki arkadaşı kulağına bir şey söylerken o diğer tarafa döndü ve onunla sohbete daldılar. Beni görmemişti.

Sonra bir kaç hamle daha yaptım. Ama yine olmadı. Durum böyle olunca vazgeçtim ve onun dikkatini arkadaşlarının yanında çok da çekemeyeceğimi anlayıp, onu mecburi ikametiyle orada öylece bıraktım ve eve geldim. Uyuya kalmak için, bilgisayarı açtım, porno izlerken osbir çekip uyuya kaldım.

Ertesi gün sakin geçti, evden dışarı çıkmadım. Sonraki gün de öyle geçti ve o gün evde sitelerden birinde gezinirken mesaj geldi. Sade bir merhaba ve altında 4-5 kişisel fotoğraf. Bu oydu.

Büyük bir heyecanla cevap verdim. Bir kaç mesajlaşma sonrasında onu birkaç gece önce barda arkadaşlarıyla gördüğümü ve dikkatini çekmek için yaptığım şaklabanlıkları anlattım. Güldü ve "tanışmamız kısmetmiş demek" dedi. Kısmet'e inanmam dedim, peki dedi.

Sohbetimiz aldı başını gitti. İkimizde kaybolduk konuşurken. Sonra bi ara kendimize geldiğimizde buluşmalıyız dedik ve planlar yapıp 2 gün sonra buluştuk. Barda gördüğüm ilk geceden daha durgun bir ifadesi vardı. Hep gülümseyen bir surat ifadesiyle biraz yavşak gibi duruyordu ama yine de kanım öyle bir kaynadı ki anlatamam. Tanıştık ettik ve profiterol yemek için inci pastanesi'ne gittik. Profiterollerimizi yerken ellerimiz buluştu. Sürekli dokunmak istiyordu, sürekli dokunuyordu. Bakıp gülümsüyordu. Biraz yakınlaştık, caddenin kalabalığına rağmen; emanete bırakıyormuşcasına bir kaç gizli öpücük kondurduk duaklarımıza.

Sonra bu hallerimiz devam edip gitti. Kalkıp yürüdük biraz; galata, cihangir falan filan derken saat gece yarısına vardı. Saat geç olduğu için bana gittik, sevişip uyuduk. Sabah ona evin anahtarını bıraktım ve sen takıl keyfine göre, gün içinde konuşuruz dedim ve işe gittim.

Gün nasıl geçti bilemedim. Öylesine akıp geçti gitti. Akşam istiklal'de buluştuk. Salak gündüz evden çıkarken hava sıcak olduğu için montunu almaya üşenmiş ve sonrasında da anahtar onda olmasına rağmen eve gitmeyip sokaklarda üstü başı açık gezinip durmuş. Onu bu üşüyen haliyle görünce içim eridi, kıyamadım ve daha ona doğru giderken montumu çıkarıp yanına giderken üstüne atıp "üşüdün be aptal" dedim. Evet dedi sokuldu bana iyice, montun fermuarlarından tutup kendime çekip  "kıyamam" deyip öptüm. Kalabalık akıp gidiyordu. Bir kaç kişi bu hareketime güldü. sikimde değildi. O ise biraz tedirgindi. Sanırım götlerimizin sikildiğini sadece kendisi bilmek istiyordu.

Sonra sokaklarda gezindik, sağda solda kafelere oturup sıcak çayları soğutarak içtik. Onunla konuşmaktan zevk alıyordum ve sıcak çayların soğuması sikimde değildi. Gözleri belirsiz bir duygu durumuyla doluydu. Ona her baktığımda gülümsedi. Ona resmen içim gidiyordu ve o da bunu sevmişti. Bakmaya doyamıyordum. Sonra eve gittik, sevişirken uyuya kalmışız. Gece bi ara uyanıp bana saxo çektiğini hatırlıyorum, sonrası ise yarım yamalak aklımda. Sabah olduğunda yine kalkıp işe gittim, akşam olduğunda tekrar cadde de buluştuk.

Bu sefer montunu almıştı yanına üşümüyordu. Glümsemesi de yüzüne iyice yerleşmişti.  Artık yapay bir gülümseden bir kaç beden farklıydı.

 Sokaklarda turlarken neden onun için eridiğimi düşündüm, yani sonuçta tek gecelik bile olsa hayatıma daha önce girenler gibi iri yarı da değildi ki ah ohlar arasında eriyim. Üstelik yüzüne oturmuş ifadesiz ingiliz soğukluğu da vardı. Yani gülüyor mu, gülmüyor mu o da anlışılmıyordu. Ama işte hoşlanıyordum. Sonra bazı hareketlerine takıldım. Gayet normal ve olağan karşılıyordu her şeyi. Bu biraz olgunlaşmakla alakalıydı. Belki de bu hallerini sevmiştim. Onu gördüğüm ilk gece geldi aklıma o gece de böyleydi; evet aslında her şeye böyle yaklaşıyordu ve onun doğallığı, ruhuna yerleşmiş olan soğukluğundaydı. Sonra farkettimki aslında hareketleri, mimikleri, ellerini cebine atışı, yüzündeki o belirsizlik her şeyiyle Öküz Herif'in bir kaç beden küçüğüydü. Belki de ona bu yüzden alışmıştım. Belki de aslında Öküz Herif'le ortak noktaları olduğu için gözüme hoş görünüyordu. Bilmiyorum işte.

Sonra tekrar küçük bedenine bakınmaya başladım. Bedeninde beni çeken bir şeyler var mı diye? ama yoktu, hatta yatakta soyunduğumuzda bile rahatsız olacağım kadar çirkin bir bedene sahipti. Benki saxo çekmeye bayılan ben, onun sikinin eğri büğrü olmasından dolayı sikine dokunamıyordum bile, üstelik kalçaları da bir avuç kadar ya vardı ya yoktu. Sonra bunları düşündüğüm için kendimden utandım. "Sonuçta bir insanı fizikselliğiyle değil de, ruhsal güzelliğiyle sevmeliydim" dedim kendi kendime ve evet ruhsal güzelliğini düşününce pes ettim. Güzel bir ruhu vardı. Her şeye mütevazice yaklaşıyordu. Zekiydi de. Zekâ ise en çok hayran olduklarımdandır. "Hem varsın iri bir bedeni olmasın, onun yerine kocaman bir kalbi vardı ve o kalp bana yeter" diye düşündüm ve durup dururken, sokağın ortasında ona dönüp dudaklarından öpüp, tekrar uzaklaştıktan sonra derin bi nefes çektim içime. "Ne oldu be?" dedi, "hiiç öyle içimden geldi" dedim. Güldü, güldüm.

Bir kaç gün bende kaldı, bi sabah "okula gitmem gerek" deyip okula gitti. Sonra bi daha gelmedi. Telefonlarıma da cevap vermedi. Bi kaç gün sessiz sessiz durdum, sonra sevecek başkalarına bakınmaya başladım..

Geçen gün de bir ibne kafesinde karşılaştık, yüzündeki sırıtışla beraber mahcup bir edayla "nasılsın?" dedi, bende içten bir gülümsemeyle beraber "iyiyim sağol" dedim.


quot sen sevdin diye elma da seni sevecek degil quot biliyoruz ama yine de insanin cani sikiliyor beee 1


Tweet

No comments:

Post a Comment